Uyku Öncesi Masalı





Dün gece rüyamda, tanıdığım herkesi gördüm. Üst mahalledeki bir kere gidip de istediğimi bulamadığım bakkaldaki bıyıklı adamı bile. Uyandım, bütün gün düşündüm. Uyanıkken hepsini sığdıramadım zamana. Bir ara zamanı çekiştirip uzatabildiğimi fark ettim, güneş gözlerime vurup uyanınca rüya gördüğümü anladım. Güneş batana kadar kaldığım yerden düşünmeye devam ettim. Bazılarının üstünde çok duruyordum, bazılarının yüzlerini hatırlamak yetiyordu sıradakine geçmek için. Tekrar uyudum.
Bu sefer tanımadığım herkesi rüyamda gördüm. Uyanınca milyarlarca insanı nasıl yedi saatte gördüğümü düşündüm. Nefret ettim kendimden, ne gerek var ki nasıl olduğunu öğrenmeye, o kadar insan tanımıştım, onları düşünmeliydim. Altı yüz yetmiş iki milyar üç yüz seksen iki milyon yedi yüz otuz beş bin yüz on yedinci kişide takıldım. Devam edemedim, devam etmek için bir sebep kalmadı. Tüm sebeplerimi hayatımın kadını çaldı. Altı yüz küsur milyarıncı kişi hayatımın kadınıydı. Onu nasıl bulacağımı düşünmeye başladım. Uyuyakaldım.
Rüyamda tüm sorunlarımı gördüm. Sonuncusu gözüme giren ışıktı. Uyandım. Ter içindeydim. Perdeyi çektim, kalın, yeşil perdeyi. Kahvaltı için, onlara güneşlik demenin daha doğru olacağını düşündüm. Güneşlikleri tekrar çektiğimde güneşin batmakta olduğunu gördüm. Ya çok uyumuştum ya da kahvaltı uzamıştı. İkisinden birini seçecekken uyuyakalmışım.
Rüyamda tüm çözümlerimi gördüm. “Hayatımın kadınını nasıl bulacağım” tam yetmiş iki bininci sıradaydı. Geri kalan çözümler çöp oldu. Gerek yoktu. Dışarı çıktım. Ona mektup yazacaktım. Şarap şişesine koyup denize bırakacaktım sonra. Bulacak kişi oydu. Şarabı içerken sızmışım kumsalda.
Rüyamda bütün kelimelerimi gördüm. Güneş bu sefer her yerime vurarak döve döve uyandırdı beni. Sırayla en güzel kelimelerimi seçtim ve yazdım, beyaz bir kâğıda, siyah bir kalemle. Mantarı taktım ve şişeyi denize savurdum. O kadar güçlü savurdum ki dengemi kaybettim ve kendi dünyam için bir tam gün dönüp kumların içine düştüm.
Rüyamda bütün suskunluklarımı gördüm. En güzellerini seçtim. Başka bir şarap şişesinin içine üç tane boş sayfa koyup denize yolladım. Hangi şişe eline ulaşacak diye düşünürken hava kapandı. Fırtına başladı. Denizin üzerine yıldırımlar düşüyordu. Birini tutmak isterken uyuyakaldım.
Rüyamda Azrail’i gördüm. Bana “uyan” dedi. Boğulmak üzereyken uyandım. Dalgalara kapılmıştım, sahili su basmıştı. Saatlerce su üstünde kalmaya çalıştım. Çok yoruldum, inanılmaz derecede yoruldum, inanmadım, öldüğümü zannettim.
Rüyamda bütün ıssız adaları gördüm. Uyandım. Etrafıma baktım, tanıyamadım. Issız bir adada olmadığımı anladım. Aynı kıyıya geri dönmüştüm. Kıyıdan şehir merkezine yürüdüm. Her yer ışıl ışıldı. Etrafıma bakmaya başladım, tüm ışıklara, tüm yazılara, tüm insanlara. Kendi etrafımda döndüm birkaç defa. Gözlerimi kapadım sonra, düşüşümü hissetmedim.
Rüyamda bütün şehirleri gördüm. Sahile geri döndüm. Dizlerinin üstüne çökmüş bir kadın gördüm. Yanında mantarsız bir şişe vardı, elinde de üç bomboş sayfa. Teker teker inceledi üçünü de, ben onu incelerken. Yanına gittim, bacaklarına başımı koydum. Uyudum.
Rüyamda bütün rüyalarımı gördüm. En son rüyamda hepsini tekrar baştan görüyordum. Sıkışıp kaldım. Ter içinde uyandım. Yüzüme her zamanki güneş ışığı vuruyordu, iki de ıslak el. Narin eller. Deniz suyu sürüyorlardı yüzüme. Bana bakan iki güzel göz gördüm. Tanıdım hayatımın kadınını. Bütün suskunluklarımı öğrenmişti, bütün kelimelerimi döktüm önüne ben de. Konuşmaktan yoruldum, kollarında bayıldım.
Rüyamda bütün gerçekliklerimi gördüm. Hepsi çok gerçekçiydi. Uyandığımda o uyuyordu. Rüyasında ne gördüğünü düşündüm. Gözlerini açınca söyledi, rüya görmezmiş. Bütün kelimelerimi dökmüştüm, cevap veremedim. Kafamı çeviremedim öbür tarafa, izin vermedi güzelliği. Ona bakarken uyuyakaldım.
Rüyamda bütün yapabileceklerimi gördüm. Çok azdılar. Onun yatağında uyandım. Kalın ve uyku kokan bir yorganı vardı. Tek kişilikti, biz de sarılıp tek kişi olduk. Uyku mu daha güzel kokuyor, o mu? Onu koklarken uykuya daldım, uykumda onu kokladım.
Rüyamda tüm yapamadıklarımı gördüm. Çok fazlaydılar. Ağlamaya başladım. Islak gözlerle uyandım. Gözyaşları hep gerçekti. Islak dudaklarla uyuyakaldım. Dudaklar hep sıcaktı.
Rüyamda uyandığımı gördüm. Bütün uyanışlar yalandı. Yine de uyandım. Bana kahve yapmıştı, uyanık kalmam için. Bir o içti, bir ben. Falıma baktı. Bardağın içinde telveden bir yatak vardı. Uyuyacaksın dedi, üç vakte kadar, üçe kadar saydım, uyudum.
Rüyamda uyuduğumu gördüm, çok sıkıcıydı. Gerçeği göreceksen rüyanın ne anlamı var? Islak çimlerin arasında uyandım. Başımı hafif yukarı kaldırınca bir çukur gördüm. Sürünerek gittim kenarına, bir tabut vardı içeride. Kimin? Benim mi, annemin mi, bıyıklı bakkal adamın mı? Bıraktım çukura kendimi, tabutun üstüne düştüm, sarıldım, uyudum.
Rüyamda tüm cevaplarımı gördüm. Tabutu açmaya çalışırken, son cevabın hayatımın kadınının bir şekilde öldüğünü söylediğini fark ettim. Diğer tüm şekiller biçimsizleşti. Haykırdım saatlerce, kelimesiz, sessizlikten çok uzak… Sesim kesildi, boğazım acıdı, bastıramadım kızgınlığımı, koşmaya başladım, durmaksızın, tabuttan çok uzağa… Düştüm yere, serildim ıslak çimenlere. Hiçbir şey yapmadan, kıpırdamadan yattım günlerce. Uyuyamadım hiç. Güneş doğmadı hiç. Yağmur dinmedi hiç. Kalan şekilsizliklerden seçmiş, bir şekilsizlikte uyumuşum.
Rüyamda tanrıyı gördüm. Bana “uyan” dedi. Bir şey gösterecekmiş. Hayatımın kadınına götürdü beni. Cennetin orta yerinde piknik yapıyordu tek başına. Beni görünce hurileri gösterip sırıttı. Koştum yanına. Uyuduk.
Rüyamda tanrı ikimize de kızdı. “Cennette bile uyuyorsunuz oha” diye. İşte o zaman, şöyle bir gerinip “Of, ne uyumuşum be” dedim. Bağıra bağıra…





alıntı...